24 Aralık 2010 Cuma

Bir Defterden-2
14     Ağustos 2010, Ürkmez-İzmir

* Stephan King, bir röportajında, Kujo’yu nasıl yazdığını kesinlikle hatırlamadığını, çünkü bütün o süre boyunca sarhoş olduğunu söylüyor. 1987’de ailesi olaya müdahale etmiş; odasındaki çer çöp, kokain, valium, xanax, esrar çöpe atılmış ve yazar alkolü tamamen bırakmış.

* Psikiyatrislere göre, yazarların en büyük sorunu, ayık kalmaya başladıktan sonra kendilerini –yapıtlarının ve kişiliklerinin- en büyük eleştirmenlerine dönüşmeleri ve sonunda kendilerine katlanamadıklarını keşfetmeleri.

** Bu iki notun, yazarlığın bu hâllerle ilgi olduğunun düşünülmesine yol açmasını istemem; ne var ki bu tür gerçekliklerin olduğu da görmezlikten gelinemez. Hayat böyle işte; çok yönlü, karmaşık ve aynı zamanda yalın…

***

YALINLIĞIN ÇEKİCİLİĞİ…

Basit -belki yalın demek daha doğru- düşünenlere imreniyorum çoğu kez.

Hayat belki de çok basit pek çok yönden. Her ne olursa olsun, basite indirgeyerek düşünebilmek güzel olan, çözüm getiren…

Karmaşık olaylardan çıkış yolu da, o olgunun basit çıkış yolunu bulabilmeyle ilgili sanırım.

Karmaşayı sevmiyorum; ne yazık ki zihnim karmaşa üreten, karmaşaya saplanan bir biçimde işliyor. Sonra huzursuzluk, huzursuzluk…

Sorunu basitleştirip çıkış yolu bulanlardan çekiniyorum çoğu kez onlara imrenmeme karşın.

Çevreme, doğaya bakıyorum şöyle bir.

Çıkışı basitleştirerek dönüşüyor doğa.

Karşıda bir aile var. Yıllardır biliyorum onları. Onlar da yaşamı basitleştirmeyi becermiş görünüyor. Benden daha huzurlular kesinlikle. Yıllardır gelip gidiyorlar. Bu kış da burada kalmışlar.

İmreniyorum onlara. Ben becerebilir miyim onlar gibi yaşamayı? Keşke becerebilsem.

Kaldığım evin sahibi yaşlı biri, yirmi beş yıldır burada, doğanını kucağında, denizin kıyısında. Kış ayları birkaç aile ancak kalıyormuş bu kıyı beldesinde. Böyle bir yaşam içinde olmayı ne kadar da isterdim! Ama benim zihnim, sorun üretiyor. Yarın yalnızken sözgelimi sağlık sorunum olsa ne yaparım? Yeterince iyi ve çok üretemezsem, ruhsal ölümün sınırına yaklaştığımda ne yaparım?..

Şu sıralar yakın olduğum bir arkadaşım var, o da basit düşünüyor. Yalın ve açık olmayı seviyor. Biraz belirsiz, biraz kopuk bir şey onu yoldan çıkarıyor. Onun bu durumuna ne kadar uzağım ben.

Gün öğleyi devirdi. Ağustosun ortaları. Sıcak hissedilmiyor bu evde; ağaçların serinliği güzel bir ortam sağlıyor. Burada, hep burada mı olmalıyım acaba? Kendi evim olsa… belki…

Böyle anlar hep para olgusuna gelip dayanıyor düşünce. Belki de abartıyorum. Böyle bir yere yerleşme düşüncesi içinde ölüp gideceğim büyük olasılıkla…

Yoldan gelip geçen arabaların sesleri, yaprakların seslerini boğuyor zaman zaman.

Ağustosun ortaları.

Hayat böyle işte. ‘An’ı yaşama fırsatı bulamıyoruz çoğu kez. Günler gelip geçiyor bir bir.

Elimize geçen fırsatları değerlendiremiyoruz pek. Tıpkı şu yoldan geçen arabalar gibi geçip gidiyor “an”lar, gözden yitiyor. Onların önüne çıkıp dursak öylece; çarpıp bize bir süre gidemeyecekler, durmak zorunda kalacaklar. Biz ise duruvereceğiz öylece ve bitecek zihinsel, duygusal etkinliğimiz. İşte durma ‘an’ı, sanki. Bizi kaldırıp bir çukura bırakıverecekler sonra. O araba, önemli bir hasarı varsa onarıma gidecek en fazla. İşlemeye başlayacak motoru yine. Mekanik bir varlık ne de olsa, elbette bir süre daha işleyecek.

Anı durdurma biçimlerinden biri işte... Bizim için öyle ama. 'An’lar gidiveriyor zamanın akışıyla zaten.

Sonra?

Sonrası basit yine. Yaşam devam edecek.

Bu ‘basit’lik işte her şeyin aslı, özeti…

Zaman diye bir şey de yok. Biz uyduruyoruz onu. Gece-gündüz var sadece; saatler, takvimler… bizim uydurduklarımız.

Yaşadığımızın bir kanıtı olsun istiyoruz.

Geçen hafta şu an İstanbul’a varmak üzereydim. Şimdi nereye varmak üzereyim otururken burada?

Şimdi nereye?

Nereye?

*

Üç beş gün daha buradayım. Sanki boğulacağım. Sanki hiçbir yere aitim. Aitsizim aslında ben…

Kaçmanın bir yolu bu. Sanırım. Hayır, kesin böyle…

Kimseye fazla bir yararım yok; çünkü kendime sorunluyum, kendimde yumağım…

Şu yaprakların sesi gibi, rüzgârla bir an çıkıp yiten…

Şu aynadaki görüntüme sığınabilsem ah!..

Kayısı ağacının yapraklarının gölgeleri, yaprakların arasından sızan güneş duvarda. O gölge ve ışıklar gibi olsam; dingin, derinliksiz, hafif kıpırtılı…

İşte o ‘an’ gibiyiz biz de. ‘An’lar toplamıyız en fazla…

Ah yalın yaşamak, karmaşayı yalın bir sonuca dönüştürebilmek…

Bitmeyecek söz… Savruk, rastgele…

‘An’ı yazdım hiç olmazsa, ne işe yarayacaksa!..

İşe yaramak! Bir saçmalık da bu aslında…

Her şey 'saçma', her şey ‘anlam’lı, her şey geçip giden,,,  her şey,,, her şey,,, her,,,

Elbette güzel ve anlamlı çok şey var şu dünyada. Sözgelimi güzellik ve anlam üreten insanlar; arkadaşlıklar, dostluklar; doğanın kendinde süreğen yaşamı…

İmreniyorum basit yaşayamayı becerenlere, yaşamı doğal biçimde sürdürenlere…

Doğanın bir parçası olarak yaşamak, öylece, öylesine... Bir ağaç gibi... çiçek gibi... ot gibi... böcek gibi... dere gibi... taş gibi... insan gibi...


Hamiş (24.12.2010):
1.       Başlığı sonradan koydum.
2.       Kalem ve defter hâlâ suskun, galiba öyle kalacaklar hep…

7 Aralık 2010 Salı

Bir Defterden-1

08.08.2009, 14.45, Büyükada, İstanbul.

Hemen her yemeği "az" alarak yemek çeşitlerini artırma yoluna gittik. Birer küçük şişe su, sonunda bir tatlı... Nasıl da iştahla yenildi!.. Lokantacıya, çay içilen yer var mı buralarda, diye sorduğumuzda, o, ben ikram edeyim, diyerek iki çay getirdi bize.

Hava bir sıcak, bir serin. Birden martı sesleri gelmeye başladı. Dönüp sağıma, lokanta dışına baktım, nedenini bulamadım... Öğle yemeği kalabalığı azalmaya başlamış, onu fark ettim. Midelerimizdeki ağırlık biraz azaldığında bira içeceğiz.

Bira içeceğiz. Ben içki seven biri değilim ama böyle havalarda güzel gidiyor. Bazen ne kadar hoş oluyor; hafif gevşemesi zihnin ve bedenin, iç disiplinin çözülmeye başlaması... İşte o an kiminle içtiğin daha bir önem kazanıyor.

"Oh be rahatladım." diyor biri. Zaten bu lokantayı, yemekleri de bu amaçla seçtik, karnımızı doyurup rahatlamak için. İştahla yenilecek yemeklerle ağızda ve ağızdan uzanan beyinde bu hazzı almak için. Açlığı gidermenin, yaşamanın hazzını hissetmek için.

Hayat hem çok garip, hem de çok normal. İç içe. Biz garip buluyoruz onu, biz normal buluyoruz. Bu hâllere gereksinim duyan bizler yorumlara girişiyoruz.


Hayat!.. Neredeyim ben şimdi, yarın nerede olacağım? Önemli mi peki? Hayat üzerine üretilen böyle düşünceler, beynimizin bir etkinliği olarak, karmaşadan kaosa, kaostan yalınlığa ve duruluğa gelgitlerin hazzı, yaşadığımızın kanıtı mı? Evet, öyle. Yaşadığımızı, geçen her anı kendimize hissettirmeye gereksinim duyuyoruz çünkü... Maddi hayata metafizik katmaya, derinlik kazandırmaya yöneliyoruz. Başka nasıl hissederiz ki hayatı, nasıl anlamlı kılarız ki varlığımızı?.. Hayatın buna gereksinimi yok aslında; o, salt bir varlık, somut ve süreğen.

Çaylarımızı bitiriyoruz.

Sonra bakıyoruz uzaklara oturduğumuz yerden. Denize, göğe... Martılara, insanlara... Farkına varmadan beynimizle bakmaya başlıyoruz. Sözgelimi, yarım saat önce, elindeki çatalda yiyecekle annesini koşturuyordu üç dört yaşlarındaki ufaklıklardan biri, bir diğeri de babasını. Onlar şu an yok ama beynimdeki gözlerde hâlâ onlar. Bunlar da yaşadığımızın küçücük kanıtları, daha doğrusu, yaşadığımzı hissetmemizin...

Sıcak azalmış, biraz daha.... Nerdeyim ben şu an? Hayatta, Büyükada'da, bir lokantada. Bir boşlukta, bir ufacık dolulukta. Sanki buğulu bir uzamda. Şaşkın.

Böyle olmak ister miydim? Bilmiyorum. Bir an kaptırdım kendimi bu cumartesi gününün akan zaman ırmağına, bir saman çöpü gibi...

İstanbul... İlgimi hep çekmiştir. Gelmek isteyip de gelemediğim, gelmediğim kent...


Hamiş: Bu defter ve bu deftere yazdığım kalem, yalnız birbirlerine ait olmak üzere alınmıştı. Onlar yalnızca birbirleriyle buluştular, konuştular; başka bir şeyle bağ kurmadılar hiç. Bazen güzel şeyler çıkmıştı, bazen saçmasapan şeyler... Uzun zamandır, birbirlerinin koynunda sessizce, öylece duruyorlar; sanırım derin bir uykudalar, uyanacak gibi de değilller. Uyanmasınlar da.


Şimdi bunların bir kısmını burada yayımlasam diye düşündüm.

07.12.2010, Saat 21.50, Ankara

5 Aralık 2010 Pazar

İncir Yaprağımız da Düştü Düşecek

Mahremiyetin sonu, çağımız. Dinlere dönüşün nedenlerinden biri de bu olgu galiba. Bir yandan her şey açığa çıkıyor, sır kalmıyor hiç; bir yandan da kendimizi nasıl koruruz diye kaygı içindeyiz. Daha doğrusu insanlar bu iki olguya göre ayrılmış durumda.

Ben, kendimizi nasıl koruruz diyenlerdenim. Çaresiz bir çırpınış içindeyiz bizler. Ne yaparsak yapalım kendimizi tam olarak koruyamıyoruz, koruyamayacağız da.  Mahremiyetimizi elimizden kaçırıyoruz. Belki ki yeni dünya, yeni yaşam böyle.

Wikileaks’in ima ettiği, doğrudan gösterdiği demek gerek sanırım, işte bu dünya bir bakıma. İkiyüzlülüğe, özürleri gizlemeye, suçları örtbas etmeye olanak vermemesi iyi. Demokrasi için de, insan ilişkileri için de geçerli bunlar. İyi ama insan bu kadar çıplak, bu kadar gizemsiz yaşayabilir mi?

Yeni çağın insanı artık ilan ediyor ilişkisini, ilişkisizliğini, bekârlığa veda edişini. İlişkisizliği anladık, talipler yaratmak istiyorsun. Peki ilişki kurduğunu, artık birileriyle olmaya başladığını niye ilan ediyorsun? Aklında kalan birilerine mi duyurmak istiyorsun yeni durumunu? İyi ama niye? Yeni ilişkiye güvenin mi yok? Ya da dünya âlem duyunca başka türlü bir tatmin mi yaşayacaksın? Bu ne derin umutsuzluk ve mutsuzluk böyle?

Başını örtenlerin saçını bile mahrem kabul edişi ile her şeyi açıkça yaşayanların mahremiyetsizliği kol kola…

Ey yeni çağ! Ne yapacağız seninle? Yeni Che’miz Julian Assange, anladık bunu da, tamam. Senin arkandayız demokrasi adına  ey J. Assange...

Ama ya şu ruhumuzun bile sonuna kadar soyulması? 

Önümüzdeki incir yaprağı da düştü düşecek.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Yağmur, gökkuşağı, yolculuk...

  
                            -kendime, öğrencilerime ve birilerine...- 
Bugün ne çok yağmur yağdı. Çok hızlı, yavaş, çok yavaş; uzun süre yağdı, kısa süreli yağdı... Yağmur sonrası gökkuşağı çıktı Çankaya sırtlarında. Çocuklarla sıralandık açtığımız pencereye, arkada gökkuşağı, fotoğraflar çektik. Çıkmaz sanıyordum, cep telefonuyla çekilmesine karşın yine de belli oluyordu. Bir ara iki gökkuşağı birden çıkmaz mı?.. Hava renkten renge girdi. Yağmur sonrasının canlı renkleri; güneşli, yarı güneşli, kapalı havadaki renkler... Böylesine büyüleyici anlar zor yakalanır, zor yaşanır. Ya da biz ayırdında olmayız bu anların… 

Bu renklere, böylesine gökkuşaklarına çocukluğumda çok tanık olmuştum. Köy. Ova ve dağlar. Ovanın ortasından geçen Tokat-Niksar karayolu. O sıralar Cahit Külebi'yi de öğrenmişim, ezberlemiştim bazı şiirlerini. En çok sevdiklerimden biri işte:

“İSTANBUL

Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm,
Niksar'da evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Sonra âlem değişiverdi
Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.
Mevsimler ne çabuk geçiverdi
Unutmak, unutmak, unutmak.

Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır

Fakat içimde şarkı bitti.”
(Araya giriyor şimdiki "ben": Bu şiirin çözümlemesini yapacağım er geç; bazı düşünceler kafamda, keşfe çıktığımda daha neler çıkacak bakalım.)

Ben henüz çıkmamışım köyün dışına fazla. Kent merkezinde okuyorum; ortaokul, lise yılları. O zamanki koşullarda, bu yerlerin dışında bildiğim yerler, filmlerden en çok. O filmlerde de İstanbul var çokça... Kentte okusam da aylarca, yabancıyım kente. Hayallerim bu nedenle köy merkezli, köyden dışarı, uzaklara doğru. Tokat-Niksar karayolundan geçen arabalara takılıyor hayallerim o sıralar; ovayı çeviren ihtişamlı dağları aşıp kayboluyor, daha doğrusu onların doruklarını geçerken buharlaşıp yok oluyor sanki. Bilmiyorum ya daha uzakları... Yolculara el sallıyorum, yüreğimi onlara emanet ediyorum çoğu kez. Arabaların arkalarıma asılıyorum hayali olarak... Hep uzaklar, hep uzaklar... Dar geliyor ova, köy, yaylalar. Kentte zaten iğretiyim, ruhum hep sokaklarda dolanıyor tek başına. (Burada öykü çok, başka zamana belki). Romanlar, öyküler, şiirler besliyor beni, kışkırtıyor hayallerimi okuduklarım. Uzunca bir süre en çok Cahit Külebi'ye takılmıştım. Benim köyümün yakınlarından geçen yolun bir ucu, Niksar, onun küçüklüğünde yaşadığı, sonrasında şiirler yazdığı yer. İşte yukarıdaki şiir ve Niksar ve İstanbul ve kamyonlar... Küçüklüğümde köy-kent ulaşım aracı kamyonlar değil miydi benim de? Kente girerken, "Eğilin, trafik var." denilirdi. Bazen polisler durdurup baktıkları için kamyonun yük taşıma yerine, bizi indirirlerdi önceden, yürüyerek girerdik kentin içine... Akşam köye dönerken de kent dışına yürüyüp orada binerdik kamyonlara…

Yolcuğu hep sevmem o zamanlardan. Kavunu sevmem, kamyonlara ilgi duymam... Külebi kavun-kamyon birlikteliğini rastlantıyla mı kurdu acaba, yoksa sesçe uyumluluğunun farkına mı vardı? O da benim gibi kamyonlara takılıp gidiyor muydu uzaklara hayallerinde? Ya "serçe kadar hür olmak"? Nereye kadar gidebilir ki serçeler? Göçmen değiller ki? Çocuk aklı işte, bilmeden özenirsin serçeye. İstediği gibi uçması mıdır ilgimizi çeken?.. Her neyse... En çok serçeleri ve kargaları bilirdim çocukluğumda ben. Serçeler göçmen değil, kargalar da. İnsanoğlu bence göçmen hep. Şu yaşa geldim, Ankara’ya çakılı kaldım; ama ruhum hep gidici, hep göçmen; yerleşikliği beceremeyen... Ruhum huzursuz, kendimde bile barınamıyor, sürekli gitme hâli yaşıyor, bir bakmışım bir yerlere gitmiş, geldiğinde bile “ben”de değil. Metin Altıok ne diyordu?

“Yüzünde gezginci bir adamın hali
Sazı ve heybesiyle,
Küçük bir garaj kahvesinin önünde
Bekleyen biri gibi.
Ay dokunmuş omzuna bir akşam vakti.
O günden beri bakışlarında,
Bir otobüs penceresinin hızla geçişi.”

İşte o ova ve dağ yamaçlarında ne çok görürdüm gökkuşaklarını. Ne derlerdi? Gökkuşağının altından geçince cinsiyet değiştirirmiş insan... Geçilemezdi ki zaten. Onun yanına kadar gidemezdik, biz gidince o uzaklaşır ya da yiterdi. Altından geçmeye korktuğumuz için de ayaklarımız geri geri giderdi sanki, yavaş ve ürkek olurduk, yani niyetimiz yoktu altından geçmeye...

Bugün Ankara'daki yağmur, gökkuşağı ve havanın sürekli değişen renklerinin bana yaşattıklarını akşam evde hatırlayınca gittim çocukluğuma doğru. Demek ki bilinçaltında bir yolculuk yapmışım gündüz, ya da yolculuk hazırlığı.

Ya Külebi'nin şiirindeki İstanbul? O kentin başka bir yeri var bende…

Doğru, mevsimler ne çabuk geçip gitti. Beni kimse aldatmadı ama. İnsan ilişkilerinde aldatma fikrine katılmam pek, herkes kendi yolculuğunu yaşar. Elbette bazı aldatmalar olur; bunları kişisel suçlama nedeni yapmam... Evet, ya İstanbul? Hep sevmişimdir orayı. Gençliğimin dışa açılan, kitaplar dışında ve asıl etkili olanı, sinemaydı. Filmler İstanbul'u ne çok anlatırdı o zamanlar. Benim dış dünyaya yolculuğumun en önemli yeri, daha doğrusu  durağı İstanbul'du. Filmler, şarkılar, edebiyat dergileri... Hep İstanbul'u istemişimdir yaşanacak yer olarak. Ne var ki en küçük bir girişimde bile bulunmadım gidip yerleşmek için. Sık gittim, kısa süreli hep. Önceleri politik örgütlenme, etkinlik amaçlı. Takma isimlerle bolca. (Burada da hayli öykü.) Dönem değişti, uzun zaman yolum düşmedi. Derken seyrek gidiş geliş. Son bir iki yıl ise hayli sık.


Tokat, Balıkesir, Hakkâri, Ankara. Arada kısa süreli Diyarbakır ve bazı kentler. Yerleşip kaldığım kent, zaman zaman çok sevdiğim, bazen iğretice yaşadığım Ankara. Yolculuk hâli işte;  yerleşmeye, bir yerlerde durmaya niyeti olmayanın ruh hâli...

Yağmur, gökkuşağı, yolculuk... 


26 Kasım 2010, Ankara
                                               

21 Kasım 2010 Pazar

Bir pazar günü...

Birkaç günün sıcak havasının yerini bugün soğuk aldı. Sabah yürüdüm, döndüm eve; duş, kahvaltı, gazeteler... Oysa uyanır uyanmaz bir arkadaşı aramam gerekiyordu. Sevdiğim biri üstelik. Şu ana kadar da aramadım onu. Bazen böyle oluyor işte; başkalarına ilişkin bir şey yapmak gelmez içimizden, bencilliğimiz tutar. Kendi içimize, kendi avareliğimize dönmek isteriz. Çok sevdiğimiz birine bile aldırmayız sanki bıkmışız gibi ondan. Dünya bir yana, kendimiz bir yana...

Uzun bir tatilin son günü. Televizyon haberlerine göre, tatilden dönenlerle tıklım tıklım yollar. Bu kez "trafik canavarı" pek görünmemiş ortalıkta sanki, kaza ve ölüm haberleri dikkatimi çekmedi. Sevindirici bir durum...
Tatil sonunun rehaveti mi acaba bendeki durgunluğun nedeni? Oysa bazı hazırlıklar yapmam gerekiyor. En azından biraz ütü... Şu saate kadar, haftaya hazırlık adına hiçbir şey yapmadım. Oysa niyet, pek çok şey yapmaktı. Kitaplığın düzenlenişini bitirmek, kitapların bazılarını karıştırmak, bir yazı için kısa bir hazırlık… Giderek bir gevşeklik oluştu zihnimde ve bedenimde. Oldu olacak, ne de olsa lider Trabzonspor, onun maçını izleyeyim bari göz ucuyla...

Bir süredir göğsümde bir ağrı. Gidip gelen. Şimdi de bastırıyor. Kalp olabilir mi? Sanmıyorum. Öyle olsa başka belirtileri de olur. İç huzursuzluğun, yaşamdan memnuniyetsizliğin sonucu sanırım. Görünen bir nedeni olmasa da, bir şeylerin eksikliği, sanki...

Puslu bir gökyüzü, sisli bir Ankara günü. Sonbaharın sonuna geliyoruz, hızla dökülen yaprakların renklilikleri de azaldı. Cep telefonuyla çektiğim güzel görüntüler var, bir ara yüklemeliyim bilgisayara, hatta birazdan yapmalıyım bunu… Çaldırdığım fotoğraf makinesinin yerine yenisini aldım dün. Her acemi hevesli gibi doğa fotoğrafları önceliğim olmuştu şimdiye kadar, bir de kişisel yaşamla ilgili çekimler. Bu mayıstaki Urfa-Birecik gezisinden sonra farkına vardım bu zaafımın. Ne çok yeri gezmiştik bu yolculukta. Sonradan kendime kızmaya başlamıştım yerel yaşantı çekimi, portre çekimleri yapmadığım için…

Avrupalı Yazarlar Parlamentosu‘nun ‘Onur Konuğu’ (diğer ‘Onur Konuğu, Yaşar Kemal) V. S. Naipaul’u pek tanıdığım söylenemez. Bu yazara 2001 Nobel Edebiyat Ödülü de verilmişti. Onunla ilgili yazıların bazılarını okudum, onun üzerinden yapılan “sömürge aydını” tartışmalarını izliyorum. Tepki olarak toplantılara katılmamak yerine bu yazarı toplantılarda sıkıştırmak bana daha doğru geliyor. Bildiğim kadarıyla, Bülent Somay’ın da dediği gibi, “Naipaul son dönemdeki yaygın ve ırkçı kökenli İslamofobinin bir parçası değil, onunki daha ziyade aşırı-modernleşmeci, Garplı-züppe bir İslam-sevmezlik.”

Bu düşünce dünyası kişisel ve toplumsal tarihimizde bizde de egemen değil miydi? Solun büyük bir kesimi, özellikle bizde modernleşmeyi bu çizgide yaşamamış mıydı?

Sol bütün dünyada kapitalizmin modernleşen yüzünün ürünü olduğu için eleştirisini modernizmin bu yönlerine pek yöneltmemişti. Modernleşmenin olumluluklarıyla vardığı mağrurluk, 20. yüzyılda, özellikle 2. Dünya Savaşı’nda dibe vurmuştu ama biz bunun eleştirisini de emperyalist kapitalizme-faşizme yapmakla sınırlamıştık.
Bizim kesimin çoğunluğu ne yazık ki bu eski hastalığı atlatacak gibi görünmüyor.

Yazıya gündüz başlamıştım, şimdi Ankara karanlığa bürünmüş durumda. Araya pek çok meşguliyet girdi, hatta bilgisayarı bir iki kez açıp kapattım. Televizyonda şu an G.Saray M.P.-FB Acıbadem kızlar voleybol maçı. Üçüncü seti de FB kazanıyor.

Dışarıda soğuk artmış. Gökyüzünde tek tük parlak yıldızlar. Cılız yıldızlar kirli sis engelinde. Birazdan bir şeyler atıştırıp toparlanmalıyım. Yarın haftanın ilk iş günü…

Ey tembellik hakkı, nerdesin? *




     * Bu cümleyi yazar yazmaz bir kitap geldi aklıma: Tembellik Hakkı-Paul LAFARGUE

Fransız siyaset adamı Paul Lafargue'ın "Tembellik Hakkı" adlı yapıtı ilk olarak 1883'te basılmış, "Komünist Manifesto"dan sonra 1917 Sovyet Devrimi'ndeki en etkili eseri sayılmış.

Yazar Lafargue' ın siyaset adamlığı dışındaki en önemli özelliği Karl Marx'ın güveyi olması. Bu özellik kendisine de kitabına da olan ilginin artmasını sağlıyor. Yaşam görüşü de doğal olarak Marx'ın çizgisinde.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Aklım karıştı bu akşam...

Bu blogu etkinleştimeye geçen hafta karar verdim yararına pek de inanmadan. Bunda bir arkadaşımın kendi blogununu oluşturması da etkili oldu.

Ben hâlâ kâğıt kaleme düşkün biri sayılırım. Yazılarımı bir süredir bilgisayara doğrudan yazmaya çalışıyorum, ekranla kâğıt arasında yaşadığım ikilem sürüyor öte yandan. Sanal âleme ise alışmadım bir türlü. Kimileri, özellikle genç kuşaklar her şeylerini buralara yansıyor. Falanla ilişkim başladı ya da bitti, bugün moralım çok bozuk, sabah kalkıp sofrayı kurdum ve ailecek yedik yemeğimizi...

Bu tür şeyler, diyelim gönüllü olarak paylaşılıyor. Başkaları hakkında söz söylemek bize düşmez; en azından, bu sınırını çok gerilerde tutalım şimdilik... Bir başka durum var ki daha garip. Yemeğe gidiyorsun birileriyle, orada fotoğrafların çekiliyor, bir bakıyorsun facebooktasın boy boy... Gençlere uyarılarda bulunuyorum artık. Buralara yazdıklarınız ve aktardığınız fotoğraflar, hatta haberiniz olmadan çekilip yayına sokulan görüntüler, ileride iş başvurusunda bulunduğunuzda karşınıza çıkacak

Yaşadıklarımızın gizlisi saklısı yok artık. Oysa insanoğlu, gizemiyle, özel oluşuyla değerli bir varlık...

Dünya başka bir yerlere gidiyor belli ki. Uyum sağlamamak için ne kadar direnirsek direnelim, bizi uyduruyor kendine bu dünya bir biçimde. Hiç bulaşmamak buralara, hiç kullanmamak teknolojiyi daha doğru belki...

Geçenlerde televizyonda Cüneyt Özdemiz anlattı. Bir arkadaşında bir iki gün kalmış. Üç kişilermiş. Kendisi, arkadaşı ve arkadaşının çocuğu.  Arkadaşının çocuğu sürekli bilgisayarın başında, orada kendi arkadaşlarıyla sohbet edip duruyor ama evde çocukla aralarında hiçbir konuşma olmuyormuş. En son, internet yoluyla yemeğe çağırmışlar çocuğu...

Bu yeni dünya ve iletişim hakkında pek çok araştırma yapıldı, yazı yazıldı. İlgi alanıma girmiyor şimdilik bu dünya. Ama iki tezim var kendimce: 1. Hiçbir şey gizli kalmayacak, bu nedenle de insanlar yalandan dolandan daha çok korkmaya başlayacaklar. Kimbilir, belki derinliğimizi yitireceğiz bu yüzden; ama onun yerine herkes dürüst olmaya daha bir özen gösterecek, hatta mecbur kalacak buna. 2. İnsanlar kendilerini bu sanal dünyada gizleyebilmek, gizemlerini koruyabilmek için engelleyici sıkı programlar geliştirecek.

Aslında bütün bunları tartışmak için başlamadım yazıya. Biraz önce yazmıştım; bu blogu, işe yaramayacağını, pek anlamlı olmadığını düşünerek etkinleştirmiştim. Bu akşam rastlantı sonucu bir bilgiye ulaşınca aklım karışıverdi.

Henüz çok az yazı var, konular ilgi çekici değil, dilim akıp gitmiyor -ekranda kekeme olduğumu da hesaba katarsak-, ne yazdığımı merak edecek insan sayısı sınırlı... Saat akşam dokuza geliyordu, sayfamın görüntüleme istatistiğine bakayım bir dedim, şaşıp kaldım. Bugün o saate kadar tam 36 kez girilmiş bu sayfaya.

Eğlenceli, ilginç bir durum. Ne yapsam acaba? Dedim ya aklım karıştı...

18 Kasım 2010 Perşembe

"Bayram..."

Bayramla ilgili fazla bir şey yazmayacağım şimdilik. Bildiğim, dinsel bayramların daha çok yaşlılara ve çocuklara dönük olduğu. Çocuklar Ramazan Bayramı'nı daha bir seviyor. Halk ağzında "şeker bayramı" denmesi belki bu durumla ilgili. Kurban Bayramı çocuklara uzak aslında ama ne de olsa bayram; sevilecekler, öpülecekler, belki para toplayacaklar...

Önce etimolojik merakımı gidermek istedim.

"Bayram" sözcüğünün kökeni karışık, konuya el atanların her biri başka şey söylüyor. En son kaynak: Prof. Dr. Tuncer Gülensoy, Köken Bilgisi Sözlüğü, Ankara 2007, 2 cilt. T. Gülensoy'a göre Hasan Eren, Sevan Nişanyan, tarama ve Türkçe sözlükleri bu sözcüğün kökenini yanlış açıklıyor. Kendisi de kesin açıklama yoluna gitmiyor zaten. Öyleyse bu konuyu geçelim biz de.

Merak ettim acaba "bayram" sözcüğüyle ilgili terim, deyim, atasözü nelerdir; olanlar ne kadar ilginç ya da eğlenceli?

Pek bir şey çıkmadı, dolayısıyla da pek zevkli olmadı araştırmam.

İşte bulduklarım:
- Bayramlaşmak
- Bayramlık
- Bayramyeri
- Bayramî
- Bayramîlik
- Bayramiye
- Bayram alayı
- Bayram ağası
- Bayram ayı (eski adı: şevval)
- Bayramdan bayrama
- Bayram etmek / yapmak
- Bayram harçlığı
- Bayram havası
- Bayramda seyranda
- Bayramı şerif
- Bayramlık ad
- Bayramlık ağzını açmak
- Bayramlık ağzını açtırmak
- Bayram koçu gibi
- Bayramda borç ödeyene Ramazan kısa gelir.
(Bayramda borç ödeyecek olana Ramazan uzun sürmez.)
- Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü.
- Bayram haftasını mangal tahtası anlamak
(Ben derim "Bayram haftası.", o der "Mangal tahtası.")
- Bayram geçtikten sonra kınayı ----e yakmak
(Bayram geçtikten sonra kınayı başına çalmak)
- Bayramdan sonra "Bayramın mübarek olsun".
(Bayramdan sonra bayramın mübarek olsun.)
- Akıllı düşününceye kadar deli bayram eder.
- Deliye (göre) her gün bayram.
- Tembele her gün bayram.
- Sağ olana her gün bayram.
- Arife günü yalan söyleyenin / oruç yiyenin bayram günü yüzü kara çıkar.
(Ramazanda yalan söyleyenin / oruç yiyenin bayramda yüzü kara olur.)
- Aş pişti, bayram geçti.
- Ay gör, oruç tut; ay gör, bayram eyle.
- Ay gördünse bayram eyle.
- Atın ölümü itin bayramıdır.
- Dilenciye borçlu olma, ya düğünde ister ya bayramda.
- El ile (elle) gelen düğün bayram.
- İki bayram arası evlenilmez.
- Kocam aldığında gibi, günüm bayramda gibi olsa.
- Meyhanecinin yüzünü bayram topu güldürür.

Bu deyim ya da atasözlerinin ne anlamlara geldikleri mi? Bilerek yazmadım bunları. Eğlence olsun, merak eden arayıp bulsun, diye...

"Bayram" sözcüğünün eş (bence yakın) anlamlısı olarak şu sözcükler veriliyor sözlüklerde: coşku, düğün, kutlama, neşe, sevinç, şenlik, töre, donanma, festival, karnaval, yortu...

Karşıt anlamlısı olarak ise yalnız bir sözcük aktarılıyor: yas.

(16-17-18-19 Kasım 2010, Kurban Bayramı nedeniyle)

17 Kasım 2010 Çarşamba

Bir uğurlama daha!..

Baş ağrısıyla uyandım. Biraz oyalanıp kalktım yataktan, çay suyunu ayarladım. Su kaynarken ben de ortalığı düzenledim. Joker'e bakındım (Bu adı sevmemiştim, değiştirmedim ama, benden önce konulmuştu.) Seslendim, boynundakinin sesinden anlaşılıyor hareketleri, yukarıdan inip geldi yanıma.

Joker'le sohbet ediyorum, bazen oynuyorum... İyi bir arkadaş sayılır. Alıştırılmadığı için kucağa pek gelmiyor ama ayaklarıma sürtünüp sevdirmeye çalışıyor kedini. Konuşuyor bir derdi olduğunda da...

Birazdan hazırlanıp çıkacağım, Karşıyaka Mezarlığı'na gitmem gerekiyor. Sururi Baykal için. Çok yakından tanışmıyorduk, karşılaştıkça içten sohbetlerimiz olurdu; sıcak bir insandı S. Baykal. Eski milletvekili, yazar; Edebiyatçılar Derneği'nin de kurucularındanmış. Üç günlük dünyanın sonu bu işte.

Yazarken en zorlandığım konu dildeki metafizik ögeler. Binlerce yılın sonucu işte. Ne kadar dirensek de bu dile, kaçış yok. Sözgelimi başlıktaki "uğurlama". Nereye uğurluyoruz arkadaşlarımızı, eş dostumuzu? Sonuçta toprağa karışıyoruz her şeye karşın, toprak oluyoruz, dönüşüyoruz. Hem yok oluyoruz, hem de yeni varlıklara dönüşüyoruz dağılarak. "Uğurlama", bir başka dünyaya gidişi işaret ediyor. Belki de dile böyle bakmamak gerekiyor, böylesine soyarak yüzyıllara dayanan özellkilerinden. Sonuçta dil, yaşamın aynası; bireysel olmaktan çok uzak, toplumsal uzlaşıya dayanan bir olgu en çok, toplumun her şeyini yansıtıyor. Bizi aşıyor, biz onun kıyıcıklarında belki kendimizce küçük birer iz bırakabiliyoruz, o da yazarsak... Kaçış yok dildeki metafizikten.

Şu ileri sürülebilir: Dil, somut dünyanın her ne kadar yansıtıcısı olsa da, ayrı bir gerçeklik -daha çok "hakikat" diyorlar buna- dünyası. Yani ondaki metafizik, dünyaya ve yaşama ilişkin de olsa kendi gerçekliğinde metafizik değil, somut bir olgu, yeni gerçeklik... Böyle bakmak gerekiyor dile. Bu nedenle ondaki bu ögeleri ister istemez kullanıyoruz.

Bir de şu var: Dildeki metafizik ögeler deyimleşerek biraz da bu anlamlarından kurtuluyor, maddi dünyanın bizzat kendine ilişkin anlamlar üstleniyor. Üstelik hangi materyalist, insanın tümüyle metafizik dışı bir varlık olduğunu ileri sürebilir ki? Hepimiz duygu ve düşünce dünyamızla bilinmezlikler, belirsizlikler, karanlıklar içinde değil miyiz? Böyle olmasaydık eğer, insan olamazdık zaten...

İlaç etkisini gösterdi, baş ağrısından kurtuldum. Joker'den ses seda yok, nerede acaba?...

- Joker, nerdesin kuzum?...

16 Kasım 2010 Salı

16 Kasım 2010, Salı

Uzun bir bayram tatili. Evde yalnızım. Kitaplığımla ilgili işleri bitirmeye kararlıyım bu tatilde. Terastaki paketlerin odaya taşınıp açılma işi bitti biraz önce. Bazı raflar yeniden düzenlenecek. Atmaya devam ediyorum kitapları, sanırım biraz daha atacağım. Yine de bazı raflar çift sıra oldu. Ara vermezsem iki üç gün daha sürecek bu iş...

Edebiyat ve dil kitaplarının hemen hepsini elde tutmaya çalışıyorum. Biraz da tarih, felsefe, politika kitapları...

Düzenli yazma disiplini uygulayacağım kendime. Yılda iki üç yazı ancak yazabiliyordum son üç beş yıldır. Zaten zor ve yavaş yazan biriyim. Artık sıklaştırmalıyım yazmayı. İki kitap var bitirilmesi gereken, eskilerin de baskılarının yenilenmesi şart. Günlük yaşamın içinde de değilim uzun zamandır; derneklerle, politik gruplarla, değişik etkinliklerle ilgim az. Öyleyse daha çok yazmalıyım. Neye yarayacaksa bu da...

Bu yıl kış sert geçecek deniliyordu ama bu sıralar güneş ısıtıyor ortalığı. Şu anda teras ve balkon kapım açık. Akşam değişik şeylerle oyalanacağım. Dergileri karıştırırım, film izlerim, belki bir şeyler de karalarım.

Şimdilik bu kadar. İstediğim havayı yakalayamadım bu günlükte de. Defterlere alışkınım, doğrudan ekrana yazamıyorum sanırım...

31 Ekim 2010 Pazar

31 Ekim 2010, Pazar

Hava güneşli ama biraz serin. Ankara sonbaharı. Ne çok yağdı yağmur bu yıl!.. Ağaçların yaprakları tam sararmadı hâlâ... Biraz çalıştıktan sonra, uzun zamandır uğramadığım Altınpark'a gitmeyi düşünüyorum. Altınpark sanırım güzel zamanlarından birini yaşıyordur. Ağaç çeşitliliği ile bilinen bir yer. Rengarenktir şimdi. Biraz yürürüm, çay içerim, gözleme yerim, kitap okurum biraz da... Fotoğraf makinemi bir türlü bulamıyorum. Böyle şeyler tam da gerektiği zaman bulunamaz. Evin boyanma sürecinde kayboldu...

Önce çalışayım biraz. Sonra dergileri karıştırayım. Türk Edebiyatı dergisindeki "Babalar ve Oğulları" dosyası ilgimi çekmişti, onu bitiririm. Sonra Altınpark'ta sonbaharı gözlemlemeye...

30 Ekim 2010 Cumartesi

30 Ekim 2010

Terastaki kütüphanemi boyatmak zorunda kaldım, bir iki onarım işi de vardı. Duvarların tümünü işgal eden kitapları torbalarla terasa taşıdım (Erhan sağolsun, yardım etti). Bütün kitaplar ister istemez birbirine karıştı. İş kitapları yerleştirmeye gelince...

Bazıları okuduğundan fazla kitap alır, ben o tiplerdenim. Çook eskilerde her konuda okurduk. Ne de olsa politik önderlik peşindeydik. Her konuda söyleyecek sözümüz olacak ya... Tarih, felsefe, ekonomi, edebiyat... Temel kaynak sayılabilecek her kitabı alırdık o zamanlar. Hepsini okyamazdık elbette, nasıl okuyalim ki o kadar kitabı! Ama her birini tek tek taramadan da geçirirdik. Böylece pek çok konuda, yüzeysel de olsa bilgi sahihi olurduk...

Bu konunun anlatımını sonraya bırakmak en iyisi, söz bitmez çünkü...

Terastaki kitapları raflara yerleştirme işine gelince... Fırsat bu deyip yeni bir düzen kurmaya giriştim ister istemez. Zaten tematik düzen bozulmaya başlamıştı, aynı konuya ilişkin kitaplar farklı yerlere savruluyordu uzun zamandır. Ben de , fırsat bu, deyip başladım yeni bir düzen kurarak yerleştirme işine. Öte yandan, atmayı düşündüğüm kitaplar için de fırsat doğmuştu, onları da ayıklamaya başlayacaktım. Akşamlarımı, hafta sonlarını bu işe ayırdım... At at bitmiyor kitaplar, her akşam çöpçü torbalar dolusu kitabı indiriyor belediyenin bu tür atıklar için verdiği kutuya... Bir yandan da aynı konuya ilişkin kitapları aynı bölüme yerleştirme işi aksıyor. Çünkü o konunun kitapları sığmayınca bir aradaki raflara, ya yeniden başlıyorum değişik biçimde yerleştirmeye, ya da bir kısmını daha atıyorum onların...

Bütün bunlara karşın beş altı paket kaldı, yani çoğu gitti azı kaldı yerleştirme işinin. Ama bir korku hep içimde: Ya yeni paketlerdeki kitaplar, yerleştirdiğim konularla ilgili çıkarsa -ne de olsa hepsi aklımda değil- ve düzeni yeniden kurmaya başlarsam...

İlk günlük olarak biraz dağınık oldu. Sonrakilerde konuyu sınırlandırmaya çalışacağım... Kim okuyacaksa bunları, neye yarayacaksa bu yazdıklarım...