24 Aralık 2010 Cuma

Bir Defterden-2
14     Ağustos 2010, Ürkmez-İzmir

* Stephan King, bir röportajında, Kujo’yu nasıl yazdığını kesinlikle hatırlamadığını, çünkü bütün o süre boyunca sarhoş olduğunu söylüyor. 1987’de ailesi olaya müdahale etmiş; odasındaki çer çöp, kokain, valium, xanax, esrar çöpe atılmış ve yazar alkolü tamamen bırakmış.

* Psikiyatrislere göre, yazarların en büyük sorunu, ayık kalmaya başladıktan sonra kendilerini –yapıtlarının ve kişiliklerinin- en büyük eleştirmenlerine dönüşmeleri ve sonunda kendilerine katlanamadıklarını keşfetmeleri.

** Bu iki notun, yazarlığın bu hâllerle ilgi olduğunun düşünülmesine yol açmasını istemem; ne var ki bu tür gerçekliklerin olduğu da görmezlikten gelinemez. Hayat böyle işte; çok yönlü, karmaşık ve aynı zamanda yalın…

***

YALINLIĞIN ÇEKİCİLİĞİ…

Basit -belki yalın demek daha doğru- düşünenlere imreniyorum çoğu kez.

Hayat belki de çok basit pek çok yönden. Her ne olursa olsun, basite indirgeyerek düşünebilmek güzel olan, çözüm getiren…

Karmaşık olaylardan çıkış yolu da, o olgunun basit çıkış yolunu bulabilmeyle ilgili sanırım.

Karmaşayı sevmiyorum; ne yazık ki zihnim karmaşa üreten, karmaşaya saplanan bir biçimde işliyor. Sonra huzursuzluk, huzursuzluk…

Sorunu basitleştirip çıkış yolu bulanlardan çekiniyorum çoğu kez onlara imrenmeme karşın.

Çevreme, doğaya bakıyorum şöyle bir.

Çıkışı basitleştirerek dönüşüyor doğa.

Karşıda bir aile var. Yıllardır biliyorum onları. Onlar da yaşamı basitleştirmeyi becermiş görünüyor. Benden daha huzurlular kesinlikle. Yıllardır gelip gidiyorlar. Bu kış da burada kalmışlar.

İmreniyorum onlara. Ben becerebilir miyim onlar gibi yaşamayı? Keşke becerebilsem.

Kaldığım evin sahibi yaşlı biri, yirmi beş yıldır burada, doğanını kucağında, denizin kıyısında. Kış ayları birkaç aile ancak kalıyormuş bu kıyı beldesinde. Böyle bir yaşam içinde olmayı ne kadar da isterdim! Ama benim zihnim, sorun üretiyor. Yarın yalnızken sözgelimi sağlık sorunum olsa ne yaparım? Yeterince iyi ve çok üretemezsem, ruhsal ölümün sınırına yaklaştığımda ne yaparım?..

Şu sıralar yakın olduğum bir arkadaşım var, o da basit düşünüyor. Yalın ve açık olmayı seviyor. Biraz belirsiz, biraz kopuk bir şey onu yoldan çıkarıyor. Onun bu durumuna ne kadar uzağım ben.

Gün öğleyi devirdi. Ağustosun ortaları. Sıcak hissedilmiyor bu evde; ağaçların serinliği güzel bir ortam sağlıyor. Burada, hep burada mı olmalıyım acaba? Kendi evim olsa… belki…

Böyle anlar hep para olgusuna gelip dayanıyor düşünce. Belki de abartıyorum. Böyle bir yere yerleşme düşüncesi içinde ölüp gideceğim büyük olasılıkla…

Yoldan gelip geçen arabaların sesleri, yaprakların seslerini boğuyor zaman zaman.

Ağustosun ortaları.

Hayat böyle işte. ‘An’ı yaşama fırsatı bulamıyoruz çoğu kez. Günler gelip geçiyor bir bir.

Elimize geçen fırsatları değerlendiremiyoruz pek. Tıpkı şu yoldan geçen arabalar gibi geçip gidiyor “an”lar, gözden yitiyor. Onların önüne çıkıp dursak öylece; çarpıp bize bir süre gidemeyecekler, durmak zorunda kalacaklar. Biz ise duruvereceğiz öylece ve bitecek zihinsel, duygusal etkinliğimiz. İşte durma ‘an’ı, sanki. Bizi kaldırıp bir çukura bırakıverecekler sonra. O araba, önemli bir hasarı varsa onarıma gidecek en fazla. İşlemeye başlayacak motoru yine. Mekanik bir varlık ne de olsa, elbette bir süre daha işleyecek.

Anı durdurma biçimlerinden biri işte... Bizim için öyle ama. 'An’lar gidiveriyor zamanın akışıyla zaten.

Sonra?

Sonrası basit yine. Yaşam devam edecek.

Bu ‘basit’lik işte her şeyin aslı, özeti…

Zaman diye bir şey de yok. Biz uyduruyoruz onu. Gece-gündüz var sadece; saatler, takvimler… bizim uydurduklarımız.

Yaşadığımızın bir kanıtı olsun istiyoruz.

Geçen hafta şu an İstanbul’a varmak üzereydim. Şimdi nereye varmak üzereyim otururken burada?

Şimdi nereye?

Nereye?

*

Üç beş gün daha buradayım. Sanki boğulacağım. Sanki hiçbir yere aitim. Aitsizim aslında ben…

Kaçmanın bir yolu bu. Sanırım. Hayır, kesin böyle…

Kimseye fazla bir yararım yok; çünkü kendime sorunluyum, kendimde yumağım…

Şu yaprakların sesi gibi, rüzgârla bir an çıkıp yiten…

Şu aynadaki görüntüme sığınabilsem ah!..

Kayısı ağacının yapraklarının gölgeleri, yaprakların arasından sızan güneş duvarda. O gölge ve ışıklar gibi olsam; dingin, derinliksiz, hafif kıpırtılı…

İşte o ‘an’ gibiyiz biz de. ‘An’lar toplamıyız en fazla…

Ah yalın yaşamak, karmaşayı yalın bir sonuca dönüştürebilmek…

Bitmeyecek söz… Savruk, rastgele…

‘An’ı yazdım hiç olmazsa, ne işe yarayacaksa!..

İşe yaramak! Bir saçmalık da bu aslında…

Her şey 'saçma', her şey ‘anlam’lı, her şey geçip giden,,,  her şey,,, her şey,,, her,,,

Elbette güzel ve anlamlı çok şey var şu dünyada. Sözgelimi güzellik ve anlam üreten insanlar; arkadaşlıklar, dostluklar; doğanın kendinde süreğen yaşamı…

İmreniyorum basit yaşayamayı becerenlere, yaşamı doğal biçimde sürdürenlere…

Doğanın bir parçası olarak yaşamak, öylece, öylesine... Bir ağaç gibi... çiçek gibi... ot gibi... böcek gibi... dere gibi... taş gibi... insan gibi...


Hamiş (24.12.2010):
1.       Başlığı sonradan koydum.
2.       Kalem ve defter hâlâ suskun, galiba öyle kalacaklar hep…

7 Aralık 2010 Salı

Bir Defterden-1

08.08.2009, 14.45, Büyükada, İstanbul.

Hemen her yemeği "az" alarak yemek çeşitlerini artırma yoluna gittik. Birer küçük şişe su, sonunda bir tatlı... Nasıl da iştahla yenildi!.. Lokantacıya, çay içilen yer var mı buralarda, diye sorduğumuzda, o, ben ikram edeyim, diyerek iki çay getirdi bize.

Hava bir sıcak, bir serin. Birden martı sesleri gelmeye başladı. Dönüp sağıma, lokanta dışına baktım, nedenini bulamadım... Öğle yemeği kalabalığı azalmaya başlamış, onu fark ettim. Midelerimizdeki ağırlık biraz azaldığında bira içeceğiz.

Bira içeceğiz. Ben içki seven biri değilim ama böyle havalarda güzel gidiyor. Bazen ne kadar hoş oluyor; hafif gevşemesi zihnin ve bedenin, iç disiplinin çözülmeye başlaması... İşte o an kiminle içtiğin daha bir önem kazanıyor.

"Oh be rahatladım." diyor biri. Zaten bu lokantayı, yemekleri de bu amaçla seçtik, karnımızı doyurup rahatlamak için. İştahla yenilecek yemeklerle ağızda ve ağızdan uzanan beyinde bu hazzı almak için. Açlığı gidermenin, yaşamanın hazzını hissetmek için.

Hayat hem çok garip, hem de çok normal. İç içe. Biz garip buluyoruz onu, biz normal buluyoruz. Bu hâllere gereksinim duyan bizler yorumlara girişiyoruz.


Hayat!.. Neredeyim ben şimdi, yarın nerede olacağım? Önemli mi peki? Hayat üzerine üretilen böyle düşünceler, beynimizin bir etkinliği olarak, karmaşadan kaosa, kaostan yalınlığa ve duruluğa gelgitlerin hazzı, yaşadığımızın kanıtı mı? Evet, öyle. Yaşadığımızı, geçen her anı kendimize hissettirmeye gereksinim duyuyoruz çünkü... Maddi hayata metafizik katmaya, derinlik kazandırmaya yöneliyoruz. Başka nasıl hissederiz ki hayatı, nasıl anlamlı kılarız ki varlığımızı?.. Hayatın buna gereksinimi yok aslında; o, salt bir varlık, somut ve süreğen.

Çaylarımızı bitiriyoruz.

Sonra bakıyoruz uzaklara oturduğumuz yerden. Denize, göğe... Martılara, insanlara... Farkına varmadan beynimizle bakmaya başlıyoruz. Sözgelimi, yarım saat önce, elindeki çatalda yiyecekle annesini koşturuyordu üç dört yaşlarındaki ufaklıklardan biri, bir diğeri de babasını. Onlar şu an yok ama beynimdeki gözlerde hâlâ onlar. Bunlar da yaşadığımızın küçücük kanıtları, daha doğrusu, yaşadığımzı hissetmemizin...

Sıcak azalmış, biraz daha.... Nerdeyim ben şu an? Hayatta, Büyükada'da, bir lokantada. Bir boşlukta, bir ufacık dolulukta. Sanki buğulu bir uzamda. Şaşkın.

Böyle olmak ister miydim? Bilmiyorum. Bir an kaptırdım kendimi bu cumartesi gününün akan zaman ırmağına, bir saman çöpü gibi...

İstanbul... İlgimi hep çekmiştir. Gelmek isteyip de gelemediğim, gelmediğim kent...


Hamiş: Bu defter ve bu deftere yazdığım kalem, yalnız birbirlerine ait olmak üzere alınmıştı. Onlar yalnızca birbirleriyle buluştular, konuştular; başka bir şeyle bağ kurmadılar hiç. Bazen güzel şeyler çıkmıştı, bazen saçmasapan şeyler... Uzun zamandır, birbirlerinin koynunda sessizce, öylece duruyorlar; sanırım derin bir uykudalar, uyanacak gibi de değilller. Uyanmasınlar da.


Şimdi bunların bir kısmını burada yayımlasam diye düşündüm.

07.12.2010, Saat 21.50, Ankara

5 Aralık 2010 Pazar

İncir Yaprağımız da Düştü Düşecek

Mahremiyetin sonu, çağımız. Dinlere dönüşün nedenlerinden biri de bu olgu galiba. Bir yandan her şey açığa çıkıyor, sır kalmıyor hiç; bir yandan da kendimizi nasıl koruruz diye kaygı içindeyiz. Daha doğrusu insanlar bu iki olguya göre ayrılmış durumda.

Ben, kendimizi nasıl koruruz diyenlerdenim. Çaresiz bir çırpınış içindeyiz bizler. Ne yaparsak yapalım kendimizi tam olarak koruyamıyoruz, koruyamayacağız da.  Mahremiyetimizi elimizden kaçırıyoruz. Belki ki yeni dünya, yeni yaşam böyle.

Wikileaks’in ima ettiği, doğrudan gösterdiği demek gerek sanırım, işte bu dünya bir bakıma. İkiyüzlülüğe, özürleri gizlemeye, suçları örtbas etmeye olanak vermemesi iyi. Demokrasi için de, insan ilişkileri için de geçerli bunlar. İyi ama insan bu kadar çıplak, bu kadar gizemsiz yaşayabilir mi?

Yeni çağın insanı artık ilan ediyor ilişkisini, ilişkisizliğini, bekârlığa veda edişini. İlişkisizliği anladık, talipler yaratmak istiyorsun. Peki ilişki kurduğunu, artık birileriyle olmaya başladığını niye ilan ediyorsun? Aklında kalan birilerine mi duyurmak istiyorsun yeni durumunu? İyi ama niye? Yeni ilişkiye güvenin mi yok? Ya da dünya âlem duyunca başka türlü bir tatmin mi yaşayacaksın? Bu ne derin umutsuzluk ve mutsuzluk böyle?

Başını örtenlerin saçını bile mahrem kabul edişi ile her şeyi açıkça yaşayanların mahremiyetsizliği kol kola…

Ey yeni çağ! Ne yapacağız seninle? Yeni Che’miz Julian Assange, anladık bunu da, tamam. Senin arkandayız demokrasi adına  ey J. Assange...

Ama ya şu ruhumuzun bile sonuna kadar soyulması? 

Önümüzdeki incir yaprağı da düştü düşecek.