3 Temmuz 2011 Pazar

Bir Defterden-4


                                                       “Bütün masallarda hep iyiler kazanır. Masal kaybolmuşsa, artık anlatılmıyorsa, iyiler kaybolmuş demektir.”

“Edebiyat, kendi hayatına saklanan insanı özgürleştirir.”



29 Eylül 2009, Salı

SEVGİLİM KİM?

Ay ışığı... Yağmur... Şimşek... Kızaran ufuk... Duygusal coşkunluk... Uçurum.... Doruk... Aladağlar'da içilen bira... Aladağlar'daki mehtap... Esriklik...

Aşkım kim?

Bir futbol ya da voleybol ya da basketbol maçındaki heyecan... Bir filmin şaşırtıcılığı, sürükleyiciliği... Anlamlı bir kadın yüzü... Etkileyici bir müzik...

Şu an, tv'de kadınlar (ulusal) voleybol takımının bir maçı. Aşkım, sayıya dönüşen bir vuruş, rakibin vuruşunu karşılayan blok.. .

Sevgilim, aşkım kim?

Yeryüzü... Kayıp yürek...

(Maçı izleyeceğim, yazmayı belki sonra sürdürürüm)

***

11 Ekim 2009, Saat 18.00

BOĞULMAK

Ayrıntıda boğulmak.

Alışkanlıklarda boğulmak.

Şu an çalışma masamdayım, "Kalan"ın çıkardığı "Haremde Neşe" CD'si dönüyor. Masaya üç beş gün oturmamıştım; dosyalar, kâğıtlar, kitaplar birikmiş; tozlanmış hepsi...

Şimdi bunları düzenlemek, biriken tozları almak beş on dakika sürer. Çalışmaya başlama niyetini kırar bu meşguliyet büyük olasılıkla.

Ayrıntıda boğulmak, demiştim; işte bu bir ayrıntı: tozlar...

Bir ayrıntı da, alışkanlıklarla ilgili. Odamda daha okuyamadığım, bir kısmını da büyük olasılıkla okuyamayacağım -zaman da yetmez zaten- kitap var. Var ama yine de yenilerini alıyorum, hem de ilk elde okumayacağım türünden. En son Mustafa Köz'ün, küçük İskender'in, Melih Cevdet Anday'ın, Mahmut Derviş'in şiir kitaplarını almışım, Alkım'dan çıkan. Çok güzel basılmış bu kitaplar. Bu baskılara, bu şairlere para verilir. Verilir de yer yok odamda; raflar, duvarlar dolu. Bazılarını okuyamadan kaldırıyorum; bir süre sonra da yeniden alıyorum bunları; okumadığım için unutmuş oluyorum alıp almadığımı. Okumak için gözümün önünde dursalar, okuyamamanın baskısı üzerimde oluyor bu kez.

Kitap alma alışkanlığı bir ayrıntıya dönüşmüş durumda. Gereksinim dışı kitap almak, bir gereksiz ayrıntı değil de nedir? Bu sözü yazdığım an kendime itiraz ediyorum: Kitap, hiçbir koşulda gereksiz bir ayrıntı değildir.

Kitaplar dünyasında boğulmak...

Ner ne ise, illa boğulmaktan söz edeceğim ya...

Boğuluyorum şu gökyüzünün maviliğinde...

(...)



***

7 Kasım 2009, Cumartesi, Kadıköy

İSTANBUL! İSTANBUL!

Deniz kıyısındayım. Çay içerek okudum gazetemi.

Deniz sakin görünüyor, temiz. Vapurlar gelip gidiyor. Karşımda Haydarpaşa gar binası.

Daha önce de belirtmiştim, İstanbul'u seviyorum. İstanbul'da yaşamak isterdim. Bu ilgi, ta ilkgençliğimden geliyor; o zamanki Türk filmlerinden, taşra kentinde kabına sığmayan bir delikanlının uzak yerleri -bu uzak yerlerin hedef kentlerden biri: İstanbul- hayal etmesinden... geliyor.

Herkes böyledir herhalde. Bilinemez yerlere dönük merak ve gitme isteği.

Yaşadığımız yerleri yeterince tanıdığımızı düşünüp başka yerleri tanıma, keşfetme isteği duymak.

Son sıralar sıkça geldim İstanbul'a; sanki alışmaya, daha bir tutulmaya başladım.

Yabancı yerlerin pek çok şeyi çeker ilgimizi. Bir çocuğun, her gördüğüne merakla bakması gibi. Ben, buralar için çocuğum bir bakıma. Motor sesi bile ilgimi çekiyor. Öndeki masada oturan yalnız kadın, yan masadaki sevgililer, denizin üstünde alçalıp yükselen martılar... Martılar, vapurlar ve deniz deniz dışında bunların hepsi Ankara'da da var. Ama yine de bir başka görünüyor insana her şey... Dedim ya, bir çocuğun meraklı bakışı çevreye işte...

Bu yazıyı işte bu saf duygu hâli için yazmak istedim ama yeterince anlatamadım sanırım. Biraz da, az yazmanın yol açtığı tutuk dil, zaman zaman. Açılamıyorum yazı denizine bir türlü; dolup taşan bir iç dünya, ama olmuyor işte.

İyi kötü her gün yazmak gerekiyor açılabilmek için. Saçma da olsa.

Yazmak istiyorum çünkü. Kendim üzerinden insanı, dünyayı, çevremdekileri, daha pek çok şeyi.

Giderek hızlanan ve çoğalan bir ırmak gibi. Kalbimin, beynimin bilinemez yerlerinden doğup gelen dereler var, birleşerek akmaya çalışıyorlar. Ama daha yolun başında yok oluyorlar; yeraltı suyuna mı dönüşüyorlar ne. Belki de oralarda, dipsularda akar gibi yazmalıyım.

Yazmak, böyle yerlere sızarak yazmak.

Yazmak, keşfini getiriyor ruhun derinliklerini. Yazmak, kendine, kendinden insana uzanma olanağı.

Yazmak, sessizce bağırmak ruhun mağaralarında. Belki dışarı çıkacak delikler bulmak, duvarlardan sızmaya çalışmak; suyun, testisinin dışını ıslatması gibi. Yazmak, kendinle buluşmak, kendini bahane yaparak başkalarıyla buluşmak.

Yazmak, sevgili yaratmak ve sonra onunla buluşmak...

Güneş sırtımı ısıttı, hafifçe terletti mide boşluğumu. Kasım günleri. Sıcakla soğuğun hızla yer değiştirdiği anlar. 

Şimdi terlerim, öğle sonu üşürüm.

Öğleye doğru kitap fuarında olacağım. Fuar bahane; kitaplarla, arkadaşlarla, ortamla belki de anlamsızca buluşmak.

Ey sevgili, bahane sensin, sen başka şeylerin bahanesi...

Nedir ki yaşam? Yaşam, sevgili; sevgili, yaşam.

14 Ocak 2011 Cuma

Bir Defterden-3

ZAMAN IRMAĞINDA…

01 Eylül 2009, Salı

Yaz sonuna geliyoruz. Sıcaklar sürüyor, zaman zaman biraz serinlik de oluyor.

Mevsimler.  Zamanın geçtiğini bize en açık gösteren anlar.

Bu kaçıncı yaz?

Bu kaçıncı güz, gelen?

Zaman hızlı mı geçiyor artık?

Sanki sonuna yaklaştım ömrümün. Bir rüya mı hayat, bir yanılsama mı?

Her şeyin, ölmekle bitmediğine inananlara imrenmemek elde değil.

Ne güzel şu ya da bu biçimde var olabilmeyi sürdürmek! Ne kötü tümüyle yok olmak!

Hava gri. Hafif esen bir rüzgâr. Asılı çamaşırlar.

Ruhum bir boşlukta. Asılacak tutunacak bir şey arıyor sanki. Uzanıyor ağaçlara, uzanıyor gri gökyüzüne, uzanıyor hiçliğe…

Tutunacak bir şeyler arıyor.

Tutunsa ne olacak? Anı yaşayacak, anı anlamlandıracak. O kadar.

Bir an, bir bulutsu hâlinde, oturduğum sandalyeye yığılacağımı sandım. Yığılmak ve bitmesi hayatın.

Dostlarımla buluşsam şu an, onlarla konuşsam bir şeyler ya da içsem biraz.

Kendimden kaçış mı olur bu? Galiba.

Niye kaçıyorum ki kendimden? Kendimi bulamayacağım, kendime ulaşamayacağım için mi? 

Evet. Kendime varamıyorum. Bir derin kuyuda, bir derin uçurumda bir “yok” kendim. ”Yok”a elbette ulaşılamaz, varılamaz.

Gökyüzü gri. Mevsimin değişim zamanı.


02 Eylül 2009, Çarşamba

Niye uzamımızı gerçek anlamda dolduramıyoruz.

Niye gövdemizin varlığı ile ruhumuzun varlığı arasında bu kadar mesafe var, niye bu ikisi çakışmıyor, buluşamıyor tam?

Gövdemiz, yerine göre hantal, bazen hareketli. Ama ruhumuz, bir bulutsu varlık; hiçbir şekil içinde yer alamıyor, kendimi hissedemiyor bir yerde.

Gökyüzünde yer yer bulutlar; beyaz, gri. Mavilik, soluk. Yapraklar yine kımıl kımıl. Ben odamda, yerimi bulamıyorum bir türlü. Oysa odam, başkaları için pek hoş. Kitaplar, resimler, tavana asılı kimi ilginç şeyler… Ama oda ile benim aramda, zor anlaşılır bir çatışma var genelde, bazen ise bir uyum.

Geçenlerde okumuştum, ünlü bir yazarındı galiba şu söz: “Önemli olan odanın duvarları değil, duvarın doldurduğu boşluk.” Cümle tam böyle değildi, belki “odanın uzamı”na vurgu yapılıyordu.

Her neyse.

Odamla benim aramda, hem derin bir uyum var, hem de ben odamda yeterli bir konum oluşturamıyorum.
Dünya ile bizim aramızda da var bu uyumsuzluk. Bir boşluk doldururken, ruhen o boşluğa denk gelmiyoruz, gelemiyoruz.

Biz neyiz maddi bir varlık olmanın ötesinde? Zihnimizle, gönlümüzle sığamıyoruz hiçbir yere bazen; bazen de kendimizi bulamıyoruz tüm arayışlarımıza karşın.

Bizden başkalarına giden yol, sanki bulutlar içinde belirsizleşmiş, bulutlar çekilse sanki iki yanımızda uçurumlar açığa çıkacak, yolun darlığı belli olacak.

Perşembe yaylasındaki yolculuğumuz hiç gitmiyor aklımdan. O yolu belki zihnimizde öyle var ettik, belki gerçekten iki yan uçurumdu. Kesin olan, sisler ve karanlıklar içinde, önümüzü zor görerek ilerlememizdi, bir rüyada gibi. O rüyayı arada bir yaşıyorum hâlâ.

Masallar da böyle uydurulmuş olmalı.

Bilinemeyen gerçekliği, bilinemez bir havayla anlatmak.

Gerçeklik ne o zaman? Somut yaşadıklarımız? Zihinsel algıladıklarımız? Bunları da kapsayan bir şey?..

Hayat, parçalı bir şey, parçalarının karmaşık toplamı bir şey, sanırım.

Yine boşluk duygusu, yine yeterince iradeli ve amaçlı davranamamak huzursuzluğu.

Günü değerlendirmeliyim. Evle ilgili yapacaklarım var; onlarla ilgilenmeliyim. Kitap tamamlanacak, düzenlenecek; onunla ilgilenmeliyim. Kendimle ilgilenmeliyim.

Belki de hiçbirini yapmamalıyım... Bir akışa bırakmalıyım kendimi, zaman ırmağının akışına.

Ama nasıl?

* Başlık sonradan konuldu.
* Kalem ve defter hâlâ suskun...