14 Ocak 2011 Cuma

Bir Defterden-3

ZAMAN IRMAĞINDA…

01 Eylül 2009, Salı

Yaz sonuna geliyoruz. Sıcaklar sürüyor, zaman zaman biraz serinlik de oluyor.

Mevsimler.  Zamanın geçtiğini bize en açık gösteren anlar.

Bu kaçıncı yaz?

Bu kaçıncı güz, gelen?

Zaman hızlı mı geçiyor artık?

Sanki sonuna yaklaştım ömrümün. Bir rüya mı hayat, bir yanılsama mı?

Her şeyin, ölmekle bitmediğine inananlara imrenmemek elde değil.

Ne güzel şu ya da bu biçimde var olabilmeyi sürdürmek! Ne kötü tümüyle yok olmak!

Hava gri. Hafif esen bir rüzgâr. Asılı çamaşırlar.

Ruhum bir boşlukta. Asılacak tutunacak bir şey arıyor sanki. Uzanıyor ağaçlara, uzanıyor gri gökyüzüne, uzanıyor hiçliğe…

Tutunacak bir şeyler arıyor.

Tutunsa ne olacak? Anı yaşayacak, anı anlamlandıracak. O kadar.

Bir an, bir bulutsu hâlinde, oturduğum sandalyeye yığılacağımı sandım. Yığılmak ve bitmesi hayatın.

Dostlarımla buluşsam şu an, onlarla konuşsam bir şeyler ya da içsem biraz.

Kendimden kaçış mı olur bu? Galiba.

Niye kaçıyorum ki kendimden? Kendimi bulamayacağım, kendime ulaşamayacağım için mi? 

Evet. Kendime varamıyorum. Bir derin kuyuda, bir derin uçurumda bir “yok” kendim. ”Yok”a elbette ulaşılamaz, varılamaz.

Gökyüzü gri. Mevsimin değişim zamanı.


02 Eylül 2009, Çarşamba

Niye uzamımızı gerçek anlamda dolduramıyoruz.

Niye gövdemizin varlığı ile ruhumuzun varlığı arasında bu kadar mesafe var, niye bu ikisi çakışmıyor, buluşamıyor tam?

Gövdemiz, yerine göre hantal, bazen hareketli. Ama ruhumuz, bir bulutsu varlık; hiçbir şekil içinde yer alamıyor, kendimi hissedemiyor bir yerde.

Gökyüzünde yer yer bulutlar; beyaz, gri. Mavilik, soluk. Yapraklar yine kımıl kımıl. Ben odamda, yerimi bulamıyorum bir türlü. Oysa odam, başkaları için pek hoş. Kitaplar, resimler, tavana asılı kimi ilginç şeyler… Ama oda ile benim aramda, zor anlaşılır bir çatışma var genelde, bazen ise bir uyum.

Geçenlerde okumuştum, ünlü bir yazarındı galiba şu söz: “Önemli olan odanın duvarları değil, duvarın doldurduğu boşluk.” Cümle tam böyle değildi, belki “odanın uzamı”na vurgu yapılıyordu.

Her neyse.

Odamla benim aramda, hem derin bir uyum var, hem de ben odamda yeterli bir konum oluşturamıyorum.
Dünya ile bizim aramızda da var bu uyumsuzluk. Bir boşluk doldururken, ruhen o boşluğa denk gelmiyoruz, gelemiyoruz.

Biz neyiz maddi bir varlık olmanın ötesinde? Zihnimizle, gönlümüzle sığamıyoruz hiçbir yere bazen; bazen de kendimizi bulamıyoruz tüm arayışlarımıza karşın.

Bizden başkalarına giden yol, sanki bulutlar içinde belirsizleşmiş, bulutlar çekilse sanki iki yanımızda uçurumlar açığa çıkacak, yolun darlığı belli olacak.

Perşembe yaylasındaki yolculuğumuz hiç gitmiyor aklımdan. O yolu belki zihnimizde öyle var ettik, belki gerçekten iki yan uçurumdu. Kesin olan, sisler ve karanlıklar içinde, önümüzü zor görerek ilerlememizdi, bir rüyada gibi. O rüyayı arada bir yaşıyorum hâlâ.

Masallar da böyle uydurulmuş olmalı.

Bilinemeyen gerçekliği, bilinemez bir havayla anlatmak.

Gerçeklik ne o zaman? Somut yaşadıklarımız? Zihinsel algıladıklarımız? Bunları da kapsayan bir şey?..

Hayat, parçalı bir şey, parçalarının karmaşık toplamı bir şey, sanırım.

Yine boşluk duygusu, yine yeterince iradeli ve amaçlı davranamamak huzursuzluğu.

Günü değerlendirmeliyim. Evle ilgili yapacaklarım var; onlarla ilgilenmeliyim. Kitap tamamlanacak, düzenlenecek; onunla ilgilenmeliyim. Kendimle ilgilenmeliyim.

Belki de hiçbirini yapmamalıyım... Bir akışa bırakmalıyım kendimi, zaman ırmağının akışına.

Ama nasıl?

* Başlık sonradan konuldu.
* Kalem ve defter hâlâ suskun...